Alya Hukuk Bürosu | Ankara Avukat

TCK 123/A ISRARLI TAKİP SUÇU

 

           Israrlı takip fiili, şimdiye kadar TCK 123.maddesi gereği Kişilerin Huzur ve Sükûnunu Bozma Suçu kapsamında 3 aydan 1 yıla kadar ceza öngörmekte ve fail hakkında bu maddeye göre yargılama yapılmaktaydı.

27/05/2022 tarihli 7406 sayılı Türk Ceza Kanunu Ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Türk Ceza Kanuna ısrarlı takip suçu ihdas edilmiştir. TCK’ya eklenen 123/A maddesine göre ısrarlı takip suçu ayrı bir suç olarak düzenlenmiş ve bu maddeye göre fail hakkında altı aydan iki yıla kadar hapis cezası öngörülmüş ve nitelikli halleri düzenlenmiştir. Bu suçun mağduru kadın veya erkek olabilir. Ancak günümüzde daha çok kadınların bu suçtan mağdur olduğu görülmektedir. Fail ise eski sevgili, eski nişanlı, komşu, boşanmış olduğu eş gibi kimseler olabilir.

Fail genellikle mağdura ulaşmak için çeşitli yöntemler kullanmakta ve ısrarcı olmaktadır. Karşı taraftan arzuladığı yanıtı alamayan failin, iletişim kurmaya çalışma ile başlayan hareketleri ilerleyen aşamalarda hakaret, tehdit ve şiddete dönüşebilir. Bu nedenle failin eylemlerinin mağdura yönelik fiziksel bir şiddet eylemine dönüşmeden önlenmesi ve failin eylemlerinin kontrol altına alınması ve sınırlandırılması gerekir. Bundan dolayı düzenlemeyle, özellikle kadına yönelik şiddet içeren suçlar işlenmeden önce ısrarlı takip fiilleriyle etkin mücadele edilmesi ve mağdurların korunması hedeflenmiştir. Suç şikâyete bağlı olup uzlaşma kapsamında değildir. Israrlı takip suçunda ısrar unsuru kanun metninde yer alan eylemlerin tekrarlanarak yapılması anlamına gelir. Bu eylemler; mağdur istemediği halde ona sürekli telefon etmek, mektup göndermek, sosyal medya hesaplarından veya diğer iletişim araçları vasıtasıyla ilişki kurmaya çalışmak, e-mail, SMS göndermek, kadının evine, işyerine, çarşı, pazara, okuluna kadar takip etmek veya sıklıkla karşısına çıkmak şeklinde olabilir.

Israrlı takip suçu iki adet seçimlik hareketle işlenebilir. Bunlar;

1-) Fiziken takip etmek

2-)  Haberleşme ve iletişim araçlarını, bilişim sistemlerini veya üçüncü kişileri kullanarak temas kurmaya çalışmak şeklindedir.

Israrlı takip suçunun cezasının artırılmasını gerektiren nitelikli halleri ise ;

“Suçun;

  1. a) Çocuğa ya da ayrılık kararı verilen veya boşandığı eşe karşı işlenmesi,
  2. b) Mağdurun okulunu, iş yerini, konutunu değiştirmesine ya da okulunu veya işini bırakmasına neden olması,
  3. c) Hakkında uzaklaştırma ya da konuta, okula veya iş yerine yaklaşmama tedbirine karar verilen fail tarafından işlenmesi, hâlinde faile bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.” şeklinde düzenlenmiştir.

TCK 123/A maddesi yanı sıra şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun uyarınca birtakım tedbirlerin alınması mümkündür. 6284 sayılı yasa kapsamında sayılan ve şiddete uğrayan veya uğrama tehlikesi olan her kişi, şikâyet ve ihbar mercilerine müracaat ederek 6284 sayılı yasa kapsamında öngörülen tedbirleri talep edebilir. Kadına yönelik şiddetin önlenmesi açısından bu düzenlemenin önemli ve yerinde olduğunu düşünüyorum. Saygılarımla.

Av.Büşra ARSLAN

alyahukukbilgi@gmail.com

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Bireysel Başvuru

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Bireysel Başvuru

Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuru hakkını 1987 yılında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin zorunlu yargılama yetkisini ise 1990 yılında kabul etmiştir.

AİHS m.35 ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine, uluslararası hukukun genel olarak kabul edilen ilke ve prensiplerine göre, ancak iç hukuk yollarının tüketilmesinden sonra ve nihai kararın verildiği tarihten itibaren dört aylık süre içerisinde bireysel başvuru yoluna gidilebileceği ifade edilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuruya konu karar, Anayasa Mahkemesi kararıdır. Dolayısıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi için tüketilmesi zorunlu iç hukuk yolu Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapılması olmaktadır.

Bu duruma ilişkin olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Zihni/Türkiye (B. No59061/16) kararında 15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsünün ardından çıkartılan Olağanüstü Hal Kararnamesiyle ihraca ilişkin başvuruda “şikâyetlerin ulusal mahkemeler, idari yargı ve Anayasa Mahkemesine konu edilmediği” gerekçesiyle olağan kanun yollarının tüketilmediğinden bahisle kabul edilemezlik kararı vermiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine posta/kargo aracılığıyla gerçekleştirilen başvurularda havale tarihi, başvurunun yapıldığı tarih olarak kabul edilmekte başvurunun Mahkemeye ulaştığı tarih esas alınmamaktadır.

Her ne kadar bireysel başvuru formunun ilk defa gönderilmesi aşamasında olmasa da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından hükümete bireysel başvuruya ilişkin yazılı görüşlerin bildirmesi için tebliğ kararı verildikten sonraki aşamada avukat ile temsil zorunluluğu bulunmaktadır. Bu aşamada ya da başvurucunun başvuru yaptıktan sonra avukatla temsil edilmeyi tercih etmesi üzerine Mahkemenin resmi internet sayfasında bulunan yetki belgesinin taraflarca imzalanıp, Mahkemeye sunulması gerekmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvurularda yetki belgesi, başvuru formunda düzenlenmiş olup ayrıca sunulan yetki belgeleri ve vekâletnameler dikkate alınmamaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuru ücretsiz olup başvuru için sadece posta/kargo ücreti söz konusu olmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuru hakkında kabul edilemezlik kararı verilmesi ya da başvurunun esastan incelemesinde ihlal bulunmaması gibi durumlarda karşı taraf lehine vekâlet ücretine de hükmedilmemektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bireysel başvuruya konu olan, yargısal veya başka nitelikteki karar veya işlemlerin sadece fotokopilerini talep etmektedir.

AİHM’e yapılan başvurularda başvuruların hükümete bildirildikten sonra hükümet savunmasına yapılan itiraz/cevap/savunmaların ekinde talep edilen tazminat miktarının, buna ilişkin bilgi ve belgelerin ve aynı zamanda avukatlık ücretinin detaylı bir excel tablo olarak sunulması gerekmektedir. Bu aşamadan sonra Mahkeme ile yapılan yazışmaların ingilizce ya da fransızca olması da gerekmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, başvurucunun bireysel başvuru formunda belirtilen talepleriyle bağlı olup maddi – manevi zararlar ile masraf ve giderlere ilişkin taleplerin fazlasına hükmetmemektedir. Ancak talep edilen miktarın altında karar alabilmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ulusal mahkeme kararlarını iptal etme, değiştirme ya da değiştirerek onama yetkisi yoktur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi temyiz mercii/istinaf mahkemesi değildir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, başvurucudan bir banka hesap numarası talep ederek başvurucuya yapılması gereken ödemelerin kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde yapılmasını sağlamaktadır.

Av.Büşra ARSLAN

Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru

Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru

6216 sayılı Kanun m. 46/1 uyarınca bireysel başvuru ancak ihlale yol açtığı ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan etkilenenler tarafından yapılabilmektedir.

Başvuru konusu ihlal edildiği ileri sürülen hakkın Anayasa m. 148 ve 6216 sayılı Kanun m. 45 uyarınca hem Anayasa’da, hem de AİHS veya Sözleşme Eki Protokollerde düzenlenmiş olması gerekmektedir. Bunlardan Anayasa’nın hangi maddesinin ihlal edildiğinin, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru formunun ilgili kısmında açıkça belirtilmesi ve nitelendirilmesi yapılmalıdır.

Örneğin Anayasa’nın 36. maddesi, AİHS’in 6. maddesinde adil yargılanma hakkı güvence altına alınmış bulunmaktadır. Buna karşılık Sosyal güvenlik hakkı ve çalışma hakkı her ne kadar Anayasa’da güvence altına alınmış olsa da AİHS ya da Sözleşme Eki Protokollerde düzenlenmediğinden Anayasa Mahkemesi nezdinde Bireysel Başvuruya konu olamamaktadır. Uygulamada Anayasa Mahkemesine en çok başvuru konusu edilen haklar “Adil Yargılanma Hakkı” ve “Mülkiyet Hakkı” olmaktadır.

Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruya “Anayasa Yargısının Denetim Dışına Bıraktığı Haller” konu edilemez. Bunlar Olağanüstü Hal döneminde çıkartılan KHK’lar, YSK kararları, HSK kararları, Spor Tahkim Kurulu kararları ve Yüksek Askeri Şuranın terfi işlemleri ve kadrosuzluk nedeniyle emekliye ayırma kararlarıdır. Buna karşın Hâkimler ve Savcılar Kurulunun meslekten çıkarma cezaları bireysel başvuruya konu edilebilmektedir.

Anayasa Mahkemesi “İkincil Nitelikte” mahkeme olup münhasıran temel hak ve özgürlüklerin denetimini yaparken idarenin takdir yetkisinin bulunduğu konuları kural olarak denetlememektedir. Ancak bunun istisnasını ise “bariz takdir hatası” ve “keyfilik” oluşturmaktadır.

6216 sayılı Kanun m. 47/5 uyarınca Bireysel başvurunun, başvuru yollarının tüketildiği ve buna ilişkin kararın kesinleştiği tarihten, başvuru yolu öngörülmemişse ihlalin öğrenildiği tarihten itibaren otuz gün içinde yapılması gerekmektedir.

Anayasa Mahkemesine bireysel başvurularda öğrenme, nihai kararın gerekçesinin tebliği ile olabileceği gibi nihai kararın gerekçesinin UYAP üzerinden öğrenilmesi de uygulamada kabul edilmektedir.

Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru şartlarından olan, “olağan iç hukuk yollarını tüketme” kuralının iki istisnası bulunmaktadır: Bunlar makul süre ve uzun tutukluk ile kişi özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiği iddialarıdır.

Her ne kadar Anayasa Mahkemesine herkes, avukat tarafından temsil edilmeksizin, doğrudan başvurabilse de Anayasa Mahkemesinin 30.06.2022 tarihli verilerinden de anlaşılacağı üzere uygulamada yapılan başvuruların sadece %9’unda en az bir hakkın ihlal edildiğine ilişkin karar alınması bize, ihlal iddialarını niteleyip gerekçelendirirken ve ihlal iddialarına ilişkin bilgi ve belge sunarken ne kadar dikkat edilmesi gerektiğini işaret etmektedir. Nitekim bireysel başvuruyla başvurucu, ihlal iddialarını ispat külfeti altına girmektedir.  Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, harca tabi olup 2022 yılı itibariyle 664,10 TL’dir. Mahkemeye başvuruda, başvurucu buna ilişkin koşulları belgeleyebilmesi halinde adli yardımdan faydalanabilmektedir. Yapılan biteysel başvurunun kabul edilemez bulunması ya da esastan incelenmenin olumsuz sonuçlanması durumunda ödenen bu başvuru harcı ve masrafları iade edilmediği gibi karşı taraf lehine vekâlet ücreti de ödenmeyecektir.

Bireysel başvurulara ilişkin kabul edilebilirlik incelemesi Komisyonlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Alınan kabul edilemezlik kararı kesin olup buna yönelik itiraz yolu öngörülmemiştir. Ancak Anayasa Mahkemesinin verdiği kabul edilemezlik kararlarına karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuru yolu açık bulunmaktadır.

Bireysel başvuru ile Anayasa Mahkemesinden, başvuru konusu hakkın ihlalinin tespiti ile yeniden yargılama, belgelendirmek suretiyle maddi tazminat ve manevi tazminat ile yargılama giderleri ve vekâlet ücretine hükmedilmesi talep edilebilmektedir.

Anayasa Mahkemesi, başvurucunun bireysel başvuru formunda belirtilen talepleri ile bağlı olup bunlardan başka bir şeye veya talepten fazlasına hükmetmemektedir. Ancak talep edilen tazminat miktarının altına hükmedebilmektedir.

Tazminata ilişkin ödemeler, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmaktadır. Ödemede gecikme olması halinde bu sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal faiz uygulanmaktadır.

Anayasa Mahkemesi, yeni düzenlemeler ve içtihatlarla geliştirdiği bireysel başvuru alanında her geçen gün kabul edilebilirlik kriterlerini daha katı yorumlamakta ve bu doğrultuda inceleme yapmaktadır. Başvuruların çoğunluğunun usulü şartları taşımadığı gerekçesiyle esastan incelenmemesi bugün itibariyle birçok kişinin hak kaybına uğramasına neden olmaktadır. Bu durum bireysel başvuruda bulunurken uzman bir avukat desteğini almayı kaçınılmaz kılmaktadır.

Av.Büşra ARSLAN

TRAFİK KAZALARINDA DEĞER KAYBI

DEĞER KAYBI NEDİR?

Trafik kazası sonrasında, araçlar her ne kadar en iyi bir şekilde tamir edilse de, orijinal parçaları kullanılarak hasarları onarılsa da, onarılan aracın ikinci el satış fiyatında bir azalma meydana gelir. Bir başka deyişle aracın kaza öncesi ve sonrasındaki piyasa fiyat farkı, ortaya çıkan değer kaybını oluşturmaktadır.

Araç fiyatlarındaki artışın sıkça konuşulduğu bu günlerde, ufak bir kazada bile ciddi miktarlarda değer kaybı ile karşılaşılabilmektedir. Ortaya çıkan bu olumsuz durumun telafi edilmesi amacıyla “değer kaybı tazminatı” gündeme gelmektedir. Böylelikle araç kazasında kusurlu olan tarafın, kusursuz olan tarafın mağduriyetini kusuru oranında gidermesi amaçlanmaktadır. Bundan dolayı da tek taraflı kazalarda veya kusuru tam olan iki taraflı kazalarda, kusurlu kişi bu kapsamda bir talepte bulunamamaktadır.

Mini onarım ile giderilebilen basit kaporta, plastik tampon/parça onarımları, cam, radyo/teyp, lastik, hava yastığı, jant, mekanik, elektrik, elektronik ve döşeme aksamı hasarları ile çekme belgeli, hurda belgeli araçlar bakımından da değer kaybı talep edilememektedir.

Son mevzuat değişikliğinden önce değer kaybı başvuruları bakımından araca ilişkin yaş ve kilometre sınırlamaları söz konusu iken güncel uygulamada bunlar kaldırılmış ve 01.04.2020 tarihi sonrasında düzenlenen poliçeler için genel şartlara eklenen tablo ile uzman kişiler tarafından hesaplama yapılması usulü benimsenmiş bulunmaktadır.

 

BU DEĞER KAYBINDAN KİM SORUMLUDUR?

Bir trafik kazasında kusurlu kişinin sigorta poliçesini düzenleyen şirket, işleten sıfatından dolayı araç maliki ve kazaya neden olan araç sürücüsü bu kayıptan müştereken ve müteselsilen sorumludurlar. Unutulmamalıdır ki kusurlu tarafın poliçesini düzenleyen sigorta şirketi, sadece poliçe limitleri dâhilinde kazadan kaynaklı zararlardan sorumlu olmaktadır. Trafik kazasından doğan değer kaybı iki yıl geçmedikçe talep edilebilir.  Başvurularda bu iki yıllık zamanaşımı süresine dikkat edilmesi gerekmektedir.

 

ARAÇ DEĞER KAYBI NASIL ve NEREDEN TALEP EDİLİR?

Araç değer kaybı talebi sorumlu bulunan kusurlu araç sahibi, araç sürücüsü veya bu aracın zorunlu mali sorumluluk sigorta poliçesini düzenleyen şirkete karşı yapılır. Bunlardan, başvurunun önce hangisine yapılacağı ise tamamen hukuki menfaat ve sonuç durumuna göre seçilmelidir. Bağımsız eksperler tarafından hesaplanan ve raporlandırılan değer kaybı tutarının icra yoluyla gerçek kişilerden tahsil edilmesi yolu bilinmektedir. Ancak tavsiyemiz, kusurlu tarafın sigorta şirketine başvurmak olacaktır. Genel uygulamada mağdur taraf, bahse konu değer kaybı tutarını kusurlu aracın sigorta şirketinden talep etmedikçe, sigorta şirketi hiçbir şekilde ödeme yapmamaktadır. Hatta başvuru yapılsa dahi sigorta şirketleri çeşitli gerekçelerle başvuruyu reddettiği görülmektedir.

Sigorta şirketine başvuru yapılması durumunda ise yargı yolu olarak karşımıza iki seçenek çıkmaktadır. Bunlar alternatif uyuşmazlık yollarından birisi olan tahkim ve ticaret mahkemesinde dava yolu olmaktadır. Tahkim yolu seçildiğinde, sigorta şirketini temerrüde düşürmek için şirkete başvuru yapılması ve yasal sürenin geçirilmesi gerekmektedir. Şirkete başvuru sonrasında, şirket ödeme yapabilir, sigorta şirketi talebi reddedebilir, kısmı ödeme ya da hiç cevap vermeyebilir. Bu aşamadan sonra tahkim komisyonuna uygun evraklarla başvuru yapılabilmektedir. Tahkim komisyonu yolunu seçmeyen ve dava açma yoluna giden kişiler ise öncelikle ticari uyuşmazlıklarda zorunlu olan arabuluculuk müessesine başvuru gerçekleştirmesi gerekmektedir. Sonrasında ise sigorta şirketlerine karşı ticaret mahkemelerinde dava açması gerekmektedir. Bu aşamalarda “hasar danışmanlık” adı altında hukuka aykırı faaliyette bulunan firmalar yerine, Avukatlık Kanunun 35.maddesi “…..hakları dava etmek ve savunmak, adli işlemleri takip etmek, bu işlere ait bütün evrakı düzenlemek, yalnız baroda yazılı avukatlara aittir” gereği tekel hakkı bulunan  uzman avukatlar vasıtasıyla takip edilmesini tavsiye ederim.

 

DEĞER KAYBI NASIL HESAPLANIR, BAŞVURUDA NELERE DİKKAT EDİLİR

Değer kaybı tutarı, alanında uzman bilirkişiler ve eksperler tarafından hasar boyutu, kullanılmışlık düzeyi (km), aracın kaza öncesindeki ve kaza sonrasındaki değeri gibi şartlarla formüle edilerek hesaplanmaktadır. Başvuruda zarar görenin zararını ispat etmesi gerecektir. Bunun içinde trafik kaza tutanağı, ifade tutanakları, görgü tutanakları, ruhsat, kaza resimleri, onarım resimleri tam ve anlaşılabilir şekilde hazırlanması gerekmektedir.

İlgililer tarafından sıkça sorulan “aracımızdaki değer kaybını talep ettiğimizde, aracımın kayıtlarına işler mi ya da sigorta primlerimiz artar mı?” sorularına şu şekilde cevap vermek mümkündür: Mağdur taraf, kusurlu olan karşı taraf aracın zorunlu trafik sigortasından bu değer kaybını talep ve tahsil ettiğinden mağdurun kasko, sigorta primleri artmayacak ve hasar kaydı olarak mağdurun aracına ilave bir TRAMER kaydı işlenmeyecektir.

 

Av.Büşra ARSLAN

alyahukukbilgi@gmail.com

KİŞİLİK HAKLARININ İHLALİ NEDENİYLE ERİŞİMİN ENGELLENMESİ

 

KİŞİLİK HAKLARI NEDİR?

Kişi, haklara ve borçlara sahip olabilen varlıkları ifade eder. Hukuk açısından tüm insanlar kişidir. Kişilik hakkı ise “kişinin kendisini insan kılan maddi manevi tüm değerleri, özel olarak ise; yaşamına, beden bütünlüğüne, sağlığına, onuruna, özel yaşamına, resmine, ismine, eserine, saygınlığına, ekonomik serbestliğe ilişkin hakları” (1) olarak tanımlanmıştır. Kişilik hakları, herkese karşı ileri sürülebilen mutlak haklardan oluşur. Temel insan haklarındandır ve Türk Medeni Kanununda düzenlenmiştir. Gerçek kişiler gibi tüzel kişilerinde kişilik hakları vardır. Bunlar gerçek kişilere münhasıran ait olanlar yani yaşama hakkı ve vücut bütünlüğü dışında olan kişilik haklarıdır. Kişilik hakkının korunması Anayasamızın 5. Maddesinde devletin temel amaç ve görevleri arasında sayılmıştır.

KİŞİLİK HAKLARININ İNTERNET ORTAMINDA İHLALİ

İletişimin internet aracılığıyla en üst seviyede yaşandığı bu günlerde, insan ilişkileri sınır tanımaz boyutlara ulaşmıştır. Günümüzde tüm kuşaktan insanın, internet ortamına kolay ulaşması, internet kullanım alanının devamlı artması, bir merkezi yönetimin olmaması, haber sitelerinin, blogların, video paylaşım sitelerinin, yorum yapılabilen sitelerin artması gibi nedenlerle internet ortamından kişilik hakları ihlali kolay ve sık karşılaşır hale gelmiştir. Bunlardan bazıları internet aracılığıyla yapılan, kişinin şeref ve haysiyetini hedef alan hakaret, iftira, mesnetsiz suçlama gibi veya kişinin özel hayatını hedef alan ve sır olarak kalması gereken özel bilgilerin internet ortamında rızası dışında yayılması gibidir.

İnternetin kolayca düşünceleri ifade edebilme ortamı olması ve hızlı bir şekilde topluluklara ulaşabilmesi sebebiyle kişilerin veya kurumların itibarları basit bir şekilde zedelenebilmektedir.

 

KİŞİLİK HAKLARININ İNTERNET ORTAMINDA İHLALİ NEDENİYLE İNTERNET ERİŞİMİNİN ENGELLENMESİ

İnternet yoluyla işlenen suçlarla mücadele edilmesi, özel hayatın gizliliği ilkesinin ve kişilik haklarının korunması için 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkındaki Kanun çıkarılmış ve 23/05/2007 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Anılan kanunun 9. Maddesine göre kişilik hakkı zedelenen, içerik sağlayıcısına buna ulaşamaması halinde yer sağlayıcısına uyarı yöntemi ile içeriğin yayından çıkarılmasını isteyebileceği gibi doğrudan Sulh Ceza Hâkimine başvurarak içeriğin çıkarılmasını ve/veya erişimin engellenmesini de isteyebilir. Uyarı yöntemi zorunlu ön başvuru değildir. İçerik ve yer sağlayıcı kendisine gelen bu talebi en geç 24 saat içerisinde değerlendirmesi ve cevaplaması gerekmektedir. Anılan kanunun 9. Maddesinin 6.fıkrasına göre hâkime gidilmesi durumunda ise hâkim kararını en geç 24 saat içerisinde duruşma yapmaksızın verir. 24 saat yargı düzeni için kısa bir süre olarak görülse de internette bir verinin yayılma hızı düşünüldüğünde kısa değildir. Zaten genel yargılama usulü ve hızı, internet hızı ile uyuşmamaktadır.

Hâkim, 9. madde kapsamında vereceği erişimin engellenmesi kararlarını esas olarak, yalnızca kişilik hakkının ihlalinin gerçekleştiği yayın, kısım, bölüm ile ilgili olarak (URL, vb. şeklinde) içeriğe erişimin engellenmesi yöntemiyle verir. Zorunlu olmadıkça internet sitesinde yapılan yayının tümüne yönelik erişimin engellenmesine karar verilemez. Ancak, hâkim URL adresi belirtilerek içeriğe erişimin engellenmesi yöntemiyle ihlalin engellenemeyeceğine kanaat getirmesi hâlinde, gerekçesini de belirtmek kaydıyla, internet sitesindeki tüm yayına yönelik olarak erişimin engellenmesine de karar verebilir. Hâkimin bu madde kapsamında verdiği içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararları doğrudan Erişim Sağlayıcıları Birliğine gönderilir.

İlgili kişi, hâkimin verdiği içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararına konu kişilik hakkının ihlaline ilişkin yayın başka internet adreslerinde yayınlanırsa Erişim Sağlayıcıları Birliği’ne başvurabilecek ve mevcut karar bu adresler için de uygulanabilecektir.

Bahse konu kanun sadece ihlali önleme ve durdurma amacı taşımaktadır. Ancak kişilik hakkı internet yoluyla ihlal edilen kişilerin, ihlali yapanlara karşı her zaman ceza ve hukuk davalarına başvurmalarına engel değildir, her zaman başvurabilirler.


(1)Serozan, R.(2011) “Kişilik Hakkının Korunmasıyla İlişkin Bazı Düşünceler” İstanbul Üniversitesi Mukayeseli Hukuk Araştırma Dergisi

 

Av. Büşra ARSLAN

alyahukukbilgi@gmail.com

 

PANDEMİ DÖNEMİNDE İSTİFAYA ZORLANMA VE İŞTEN ÇIKARILMA

 

17 Nisan 2020 tarihli resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren ve 4857 sayılı İş Kanuna geçici olarak eklenen yasa metni; “Bu Kanunun kapsamında olup olmadığına bakılmaksızın her türlü iş veya hizmet sözleşmesi, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay süreyle 25 inci maddenin birinci fıkrasının (II) numaralı bendinde ve diğer kanunların ilgili hükümlerinde yer alan ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzeri sebepler, belirli süreli iş veya hizmet sözleşmelerinde sürenin sona ermesi, işyerinin herhangi bir sebeple kapanması ve faaliyetinin sona ermesi, ilgili mevzuatına göre yapılan her türlü hizmet alımları ile yapım işlerinde işin sona ermesi halleri dışında işveren tarafından feshedilemez.” şeklindedir. İşten çıkarmayı süreli olarak yasaklayan metnin devamında da bu sürenin Cumhurbaşkanı tarafından uzatılacağı yazılmıştır. Nitekim son olarak yapılan düzenlemeyle işten çıkarma ile ilgili süre 30/06/2021 tarihine kadar uzatıldığı ilan edilmiştir.

 

Yapılan düzenlemelerin amacının ise Corona virüs salgınının istihdama yönelik ekonomik etkilerini azaltmak olduğu açıktır. Ancak işçilerin, işveren tarafından çıkarılmasının yasak olduğu bugünlerde, nadir olarak duymaya başladığımız ve bu durumun kanunu dolanmak amacıyla yapıldığının açık olduğu “işçilerin istifaya zorlanması” ve “fesih kısıtının istisnası olan “Kod-29 diye anılan ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri” sebep gösterilerek işçinin haksız yere çıkarılması, kanunun amacını hiçe saymaktadır. Ancak şu da bilinmelidir ki kanunun dolanılması suretiyle “ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri” denilerek (gerçekte haklı nedene dayanmadan) işçinin işten çıkarılması hakkın kötüye kullanılmasını içermektedir. Ve kanaatimizce kanuna karşı hile ile dolanılan hüküm doğrudan ihlâl edilseydi hangi yaptırım uygulanacak idiyse dolanma hâlinde de aynı yaptırım uygulanmalıdır. Yine yukarıda anılan yasa düzenlemesi içerisinde, yaptırımı da şu şekilde verilmiştir; “Bu madde hükümlerine aykırı olarak iş sözleşmesini fesheden işveren veya işveren vekiline, sözleşmesi feshedilen her işçi için fiilin işlendiği tarihteki aylık brüt asgari ücret tutarında idari para cezası verilir.” Bu bakımdan kanunun dolanılması, tıpkı dolanılan emredici hüküm ihlâl edilmiş gibi hüküm ve sonuç doğurur. Tüm bunlardan bahisle işverenin haksız uygulamaları yaptırımsız kalmayacaktır.

 

Tüm bu haksız uygulamalar, işçinin haklarının eksik ödenmesine, ödenmemesine ve mağduriyetlere sebep olmaktadır. İşçinin istifaya zorlanması sırasında veya “ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri” nedenlerine dayalı işten çıkarılan işçinin hakları olan kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, işsizlik ödeneğinden işçi mahrum kalmaktadır. Hatta istifa eden işçinin işverene, ihbar tazminatı ödeme yükümlülüğü doğacaktır. İşçinin zorla istifa ettirilmesinde iradesinin fesada uğratılmış olması halinde feshin işveren tarafından gerçekleşmiş olduğu kabul edilmektedir. Ancak burada istifa dilekçesindeki iradenin fesada uğratıldığını ispatlamak yine işçiye düşmektedir. Özgür iradeyle imzalanmayan istifa beyanlarının, geçerli olmadığına dair içtihatlar mevcut olup, işçinin hakları hukuk kanalıyla koruma altındadır. Aynı şekilde ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri sebep gösterilerek çıkarılan işçilere hukuki yollara gidip haklı nedenin olmadığını kanıtlamanın dışında hiçbir yol bırakılmamıştır. İşçilerin de bu durumlara dikkat ederek, hukuki haklarını aramalarında herhangi bir sakınca bulunmamakla beraber, kötü niyetli bu yaklaşıma karşı her zaman dava hakları bulunmaktadır.

 

Bu vesileyle, çalışanlarımızın, emekçilerimizin 1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramını bir kez daha kutluyorum. Çalışanlar ve onların hakkını korumayı görev edinenleri selamlıyorum.

Av.Büşra ARSLAN

 

 

İLAMSIZ İCRA TAKİBİNE İTİRAZ

 

Taraflar arasındaki borç-alacak ilişkisine binaen genellikle borçlu, kendiliğinden borcunu ödemekle yükümlüdür. Hukuk sistemimizde bazı istisnalar dışında bizzat ihkak-ı hak yasağı mevcuttur. Yani kimse, kendi kendine hakkını alamaz. Bunun yerine mahkemelerimiz, icra dairelerimiz ve devlet gücü bulunmaktadır. Dolayısıyla alacaklı, kendiliğinden yerine getirilmeyen borcu, devlet kuvvetiyle elde etme imkânına sahiptir. İcra iflas hukukunun diğer adı da bu yüzden cebrî icra hukukudur.

 

İcra takibi ilamlı ve ilamsız olarak iki şekilde yapılmaktadır. İlam, bir mahkeme tarafından verilen karara denilmektedir. Aynı zamanda mahkemenin hüküm nüshasını içeren belgeye de denilebilir. İlamlı icra takibi ise ilgili bu mahkeme kararın icra dairesine takibin dayanağı olarak sunulması ile başlamaktadır. İlamsız icra takibinde ise elinde bir mahkemenin kararı(ilamı) bulunmadan alacaklının borçlu aleyhine hakkını almak için başlattığı takiptir. Alacaklının borçluya icra dairesi kanalıyla göndermiş olduğu, ödeme emrine borçlu süresi içinde itiraz etmezse başarılı ile sonuçlanır ve usulü işlemler yapılmak suretiyle alacaklı alacağına kavuşabilir. Tüm bunlar için borçlu, borcundan dolayı(nafaka borçlusu hariç) malvarlığıyla sorumludur. Borçlunun süresi içerisinde ödeme emrine itiraz etmesinde ise takip durur ve alacaklıya mahkemede dava açmaktan başka yol kalmaz.

 

Ancak gerçekte borçlu olmayan kişi ise eline ulaşan ödeme emrine karşı, 7 gün içerisinde ödeme emrini gönderen icra dairesine sözlü veya yazılı itiraz yapmalıdır. Yedi gün geçtikten sonra yapılan itiraz geçersizdir. Bu itirazının sebebi borcun olmaması, borcun daha önceden ödenmiş olması, zamanaşımına uğramış olması, icra dairesinin yetkili olmaması, borcun vadesinin gelmemesi gibi nedenlere dayanabilir. En son medyaya yansıyan Kayseri ilinde gerçekleşen olayda, düğününde çeyrek altın taktığı ve davet etmesine rağmen gelmeyen ve altını göndermeyen kişiye karşı ilamsız takip başlatan ve alacağını alan kişiyle birlikte, ilamsız takip biraz daha ün kazanmıştır.

 

Borçlu olmayan kişinin, icra dairesi tarafından gönderilen ödeme emrine 7 günlük yasal süresi içinde itiraz etmediği veya edemediği takdirde(gecikmiş itiraz hükmü hariç olmak üzere) takibin konusu olan parayı ödemek veya menfi tespit davası açmak zorunda kalacaktır. Bu gibi dava açma durumunda ise eğer takibin konusu para, dava açma durumundaki harcanacak paradan (vekâlet ücreti ve dava masrafları)  az ise kişiler, dava açmama yoluna gitmekte ve haksız şekilde icraya dayalı parayı ödemiş olmakla yetinmektedirler. Bu gibi borçlu olmadığı halde haksız ödeme hususlarının önüne geçebilmek için, icra dairesinden gelen evrakların iyi ve ivedi şekilde incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Saygılarımla.

 

Av.Büşra ARSLAN

 

MESAFELİ SATIŞ SÖZLEŞMESİNDE CAYMA HAKKI

E-Ticaret yeni bir kavram değildir. Ancak teknolojik gelişmelerle adını daha sık duyar hale gelmiş bulunmaktayız. Ayrıca Pandemi ve alınan önlemler, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de insanların alışveriş yapma alışkanlıklarını değiştirmiştir. İnsanlar internet siteleri üzerinden ve hatta Twitter, İnstagram gibi uygulamalar üzerinden bile alışveriş yapmaya başlamıştır. Çeyiz eşyaları satan ünlü bir markanın mağazasıyla görüşmem sırasında, yakın zamanda gerçekleşen büyük indirim günlerinde kendilerinin sadece indirime özel o günlerdeki internet satışlarının, bir AVM mağazasının neredeyse yıllık satışına eşit olduğunu öğrendiğimde, internet alışverişlerinin ne kadar arttığını bizzat görmüş oldum. Bu örnek, her ne kadar bilimsel olmasa da vatandaşımızın artık alışveriş geleneklerinin değiştiğini ispatlamaktadır.  Peki, bilimsel olarak baktığımızda ise Türkiye Cumhuriyeti Ticaret Bakanlığı’nın resmi verilerine göre 2019 yılına göre 2020’nin ilk altı ayındaki e ticaret hacim artışı %64’tür.  Bu kadar artmış olan mesafeli alışverişlerde tüketicinin cayma noktasında hukuki hakları nelerdir bunlardan bahsedelim.

 

1982 T.C Anayasamızın 172.maddesine göre, Devlet, tüketicileri koruyucu ve aydınlatıcı tedbirler alır, tüketicilerin kendilerini koruyucu girişimlerini teşvik eder.” demektedir. Buna ek olarak mevzuatta zaman zaman bazı düzenlemelere gidilmiş ve son olarak 6502 sayılı yeni “Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun” (“TKHK”)28 Mayıs 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bunun üzerine mesafeli sözleşmelere ilişkin uygulama usul ve esaslarını düzenleyen “Mesafeli Sözleşmeler Yönetmeliği” (“MSY”) 27 Kasım 2014 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanmış olup, 27 Şubat 2015 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

 

Mesafeli satışlarda tüketicinin sözleşme konusu malı görmemesi, kontrol edememesi, malın özellikleri veya hizmetin içeriği hakkında tam aydınlatılmaması tüketici için dezavantaj olarak kabul edilmektedir. Tüketici, ürünü sadece satıcının veya sağlayıcının yaptığı açıklamayla sınırlı olarak bilmektedir. Tüketicinin, iyi niyetli olmayan, ürününü cazip göstermeye çalışan, ürünün bazı bilgilerini saklayıp, satışlarında manipüle yapan bir satıcı karşısında korunması gerekmektedir. 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun 18.maddesinde cayma hakkı düzenlenmiştir. Mesafeli Sözleşmeler Yönetmeliği’nde ise 9.maddede “Tüketici, on dört gün içinde herhangi bir gerekçe göstermeksizin ve cezai şart ödemeksizin sözleşmeden cayma hakkına sahiptir….” şeklindedir. Mal teslimine ilişkin sözleşmelerde bu süre malın teslim alınmasıyla başlar. Ayrıca tüketiciye, sözleşme kurulduktan ancak mal henüz teslim edilmeden de cayma hakkını kullanabilme yetkisi tanınmıştır. Yönetmelikte hangi hallerde cayma hakkının kullanılmayacağı da düzenlenmiştir. Kişisel isteğe göre özel hazırlanan ürünler, çabuk bozulabilen mallar, abonelik sözleşmesi kapsamındaki ürünler ve konaklama, kiralama gibi belirli bir tarihe özgülenmiş hizmetler gibi cayma hakkı kullanılamayacak istisnalarda vardır.

 

Yönetmelik Madde 11 uyarınca cayma hakkının kullanıldığının bildirimi, süresi içinde yazılı olarak veya kalıcı veri saklayıcısı ile satıcıya/sağlayıcıya yapılır. Hakkın kullanımında Yönetmelik’in Ek’inde yer verilmiş örnek cayma formu (“Form”) kullanılabileceği gibi, tüketicinin açık beyanı da söz konusu olabilir.

 

Satıcı veya sağlayıcı, tüketicinin cayma hakkını kullandığına ilişkin bildirimin kendisine ulaştığı tarihten itibaren on dört gün içinde, varsa malın tüketiciye teslim masrafları da dâhil olmak üzere tahsil edilen tüm ödemeleri iade etmekle yükümlüdür. Satıcı veya sağlayıcı, belirtilen tüm geri ödemeleri, tüketicinin satın alırken kullandığı ödeme aracına uygun bir şekilde ve tüketiciye herhangi bir masraf veya yükümlülük getirmeden tek seferde yapmak zorundadır. Tüketici cayma hakkını kullandığına ilişkin bildirimi yönelttiği tarihten itibaren on gün içinde malı satıcı veya sağlayıcıya ya da yetkilendirmiş olduğu kişiye geri göndermek zorundadır. Ayrıca yönetmeliğin 12. Maddesine göre cayma hakkının kullanımı sonucunda tüketicinin sözleşme konusu malı, satıcının iade için belirttiği taşıyıcı aracılığıyla geri göndermesi halinde tüketici, iadeye ilişkin masraflardan sorumlu tutulamaz. Satıcı ön bilgilendirmede iade için herhangi bir taşıyıcı belirtmediyse, tüketiciden iade masrafına ilişkin herhangi bir bedel talep edilemez. İade için ön bilgilendirmede belirtilen taşıyıcının, tüketicinin bulunduğu yerde şubesinin olmaması durumunda satıcı, ilave hiçbir masraf talep etmeksizin iade edilmek istenen malın tüketiciden alınmasını sağlamakla yükümlüdür.

 

Av.Büşra ARSLAN

 

KİŞİSEL VERİLERİN KORUNMASI

 

6698 Sayılı Kişisel Verilerin Korunması Hakkındaki Kanunun 3. Maddesine göre kişisel veri, kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgiye verilen addır. Bunu açacak olursak, gerçek kişi olan biz insanlarla ilgili her bilgi kişisel veridir. Örneğin adımız, soyadımız, fotoğrafımız, adresimiz, telefon numaramız gibi bizimle ilgili ve bizimle bağ kurulabilir bilgiler bir kişisel veridir. Teknolojinin artması ile birlikte kişisel veriler tehlike ve risk altındadır. Korumak ise daha zor hale gelmiştir.  Her gün, devlet kurumları ve özel kuruluşlar, bireyler hakkında önemli miktarda veriyi toplamakta, saklamakta, işlemekte ve nakletmektedirler.  6698 sayılı kanuna göre toplamak, kaydetmek, depolamak, muhafaza etmek, değiştirmek, yeniden düzenlenmek, açıklamak, aktarmak, devralmak, elde edilebilir hale getirmek, sınıflandırmak ya da kullanımının engellemek gibi her türlü işleme kişisel verilerin işlenmesi denir. Kişisel veriler sadece çokça duyduğumuz “açık rıza” ile işlenebilir. Kanun kişisel verilerinizin toplanması için her iki taraf arasında bir sözleşme ve bu sözleşmede kişinin açık rızasını aramaktadır. Bu açık rıza da belirli bir konuda, yeteri kadar bilgilendirme sonucunda ve baskı altında olmadan verilmelidir. Şartlar çok açıktır. Sadece küçük bir kutucuk işaretlemek açık rıza olarak değerlendirilmemeli, aydınlatma metni olmalı, hangi konuda bilgilerin, nereye gerekeceği noktasında kişiler, yeteri kadar bilgilendirilerek ve kişilere baskı olmadan açık rıza alınmalıdır.

 

Kişisel verilerin korunması ile kişilik hakları korunması, özel hayat gizliliği ve temel hak ve özgürlüklerin korunması amaçlanmaktadır. Kişisel verilerin korunması, Anayasa ile güvence altına alınmış bir temel haktır. Anayasamızın “Temel Haklar ve Ödevler” başlıklı ikinci kısmının “Kişinin Hakları ve Ödevleri” başlıklı ikinci bölümü altında düzenlenen “IV. Özel Hayatın Gizliliği ve Korunması” başlıklı hükümleri altında yer alan, “ A. Özel Hayatın Gizliliği” başlıklı 20. maddesinin üçüncü fıkrası aynen şöyledir: “Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir”

 

Ayrıca Anayasamızda bahsedilen bu verilerin korunmasına ilişkin esas ve usulleri düzenlemek için ise Kişisel Verileri Koruma Kanunu çıkarılmıştır. 7 Nisan 2016 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6698 sayılı Kişisel Verileri Koruma Kanunu’nun amacı, 1. maddesinde, “kişisel verilerin işlenmesinde başta özel hayatın gizliliği olmak üzere kişilerin temel hak ve özgürlüklerini korumak ve kişisel verileri işleyen gerçek ve tüzel kişilerin yükümlülükleri ile uyacakları usul ve esasları düzenlemek” olarak açıklanmıştır. Bu kanun ile verilen görevleri yerine getirmek üzere, Kişisel Verileri Koruma Kurumu adı ile idari ve mali özerkliğe sahip cumhurbaşkanın görevlendireceği bakan ile ilişkili bir kamu tüzel kişiliği kurulmuştur. Bu tüzel kişiliğin karar organı kuruldur.

 

Kurulun görev ve yetkileri kanunun 22.maddesinde sayılmıştır;

 

MADDE 22- (1) Kurulun görev ve yetkileri şunlardır:

  1. a) Kişisel verilerin, temel hak ve özgürlüklere uygun şekilde işlenmesini sağlamak.
  2. b) Kişisel verilerle ilgili haklarının ihlal edildiğini ileri sürenlerin şikâyetlerini karara bağlamak.
  3. c) Şikâyet üzerine veya ihlal iddiasını öğrenmesi durumunda resen görev alanına giren konularda kişisel verilerin kanunlara uygun olarak işlenip işlenmediğini incelemek ve gerektiğinde bu konuda geçici önlemler almak.

ç) Özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesi için aranan yeterli önlemleri belirlemek.

  1. d) Veri Sorumluları Sicilinin tutulmasını sağlamak.
  2. e) Kurulun görev alanı ile Kurumun işleyişine ilişkin konularda gerekli düzenleyici işlemleri yapmak.
  3. f) Veri güvenliğine ilişkin yükümlülükleri belirlemek amacıyla düzenleyici işlem yapmak.
  4. g) Veri sorumlusunun ve temsilcisinin görev, yetki ve sorumluluklarına ilişkin düzenleyici işlem yapmak.

ğ) Bu Kanunda öngörülen idari yaptırımlara karar vermek.

  1. h) Diğer kurum ve kuruluşlarca hazırlanan ve kişisel verilere ilişkin hüküm içeren mevzuat taslakları hakkında görüş bildirmek.

ı) Kurumun; stratejik planını karara bağlamak, amaç ve hedeflerini, hizmet kalite standartlarını ve performans kriterlerini belirlemek.

  1. i) Kurumun stratejik planı ile amaç ve hedeflerine uygun olarak hazırlanan bütçe teklifini görüşmek ve karara bağlamak.
  2. j) Kurumun performansı, mali durumu, yıllık faaliyetleri ve ihtiyaç duyulan konular hakkında hazırlanan rapor taslaklarını onaylamak ve yayımlamak.
  3. k) Taşınmaz alımı, satımı ve kiralanması konularındaki önerileri görüşüp karara bağlamak.
  4. l) Kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirmek.

 

Ayrıca özel veya devlet kuruluşlarında bu veriler ile ilgilenen, işleyen kişiler mevcuttur. Bu veri sorumlularının ve veri işleyenlerin yükümlülüklerini ihlâl etmeleri veya yetkilerinin sınırlarını aşmaları durumunda fiilleri suç teşkil ediyorsa Türk Ceza Kanunu’nun 135-140. maddeleri uygulanır (KVKK m. 17).

Tüm bu mevzuat hükümleri çerçevesinde kişisel verilerin korunması hakları ihlal edilenler, süreleri içerisinde önce ihlal edene, hala ihlal devam ediyorsa Kişisel Verileri Koruma Kuruluna başvurmalıdır. Kişilik hakları ihlal edilenlerin, genel hükümlere göre tazminat hakkı saklıdır. Kişiler muhtelif vakıalar başlarına geldiğinde ilgili yollara başvurmaktan hiçbir zaman kaçınmamalıdırlar.

 

Av.Büşra ARSLAN

 

 

KEFALET SÖZLEŞMESİ VE MÜTESELSİL SORUMLULUK

Vatandaşlarımız sözleşmelerde önüne getirilen onlarca sayfayı okumak yerine, kendine ne kötülük yaptığını bilmeden arkadaşına, dostuna, akrabasına iyilik yaptığını düşünerek ardı ardına atar imzayı. O atılan imza yazılı bir kâğıda kondurulan bir çizgiden ibaret değildir. Aslında kefilliği üstlenen kişi, hayal edebileceğinden çok daha büyük bir yükün altına girmektedir. İşte her şey bu atılan imzalardan sonra başlar. Eğer kefil olduğu borç miktarı asıl borçlu tarafından ödendiyse ne mutlu ona. Peki ya ödenmediyse, kefil bu borçtan nelerle sorumlu olduğu, kefalet sözleşmesi, müteselsil kefaletin adi kefaletten farkı, müteselsil kefalette kefilin sözleşmeden doğan sorumluluğu ve kanundan doğan sorumluluğu konularından özet bir şekilde bahsedelim. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanuna göre “Kefalet sözleşmesi, kefilin alacaklıya karşı, borçlunun borcunu ifa etmemesinin sonuçlarından kişisel olarak sorumlu olmayı üstlendiği sözleşmedir.” Kanunda yer alan bu tanıma göre kefalet sözleşmesi, alacaklı ile kefil arasında kurulan ve alacaklıya kişisel güvence sağlayan bağımsız nitelikte bir borç ilişkisidir.

 

TBK.585.madde gereği adi kefalette alacaklı, bazı durumlar haricinde borçluya başvurmadıkça, kefili takip edemez; ancak, bazı hâllerde doğrudan doğruya kefile başvurabilir. Bu bazı haller nelerdir gazetemizde bana ayrılan yer gereği bunları tek tek bahsedemeyeceğim. Ancak alacak, kefaletten önce veya kefalet sırasında rehinle de güvence altına alınmışsa, adi kefalette kefil, alacağın öncelikle rehin konusundan alınmasını isteyebilir.

 

Türk Borçlar Kanuna göre kefil, müteselsil kefil sıfatıyla veya bu anlama gelen herhangi bir ifadeyle yükümlülük altına girmeyi kabul etmişse alacaklı, borçluyu takip etmeden veya taşınmaz rehnini paraya çevirmeden kefili takip edebilir. Ancak, bunun için borçlunun, ifada gecikmesi ve ihtarın sonuçsuz kalması veya açıkça ödeme güçsüzlüğü içinde olması gerekir.

 

Alacak, teslime bağlı taşınır rehni veya alacak rehni ile güvenceye alınmışsa, rehnin paraya çevrilmesinden önce kefile başvurulamaz. Ancak, alacağın rehnin paraya çevrilmesi yoluyla tamamen karşılanamayacağının önceden hâkim tarafından belirlenmesi veya borçlunun iflas etmesi ya da konkordato mehili verilmesi hâllerinde, rehnin paraya çevrilmesinden önce de kefile başvurulabilir.

 

Evet kanun metninden de anlaşılacağı üzere, müteselsil kefillikte normal kefillikten farklı olarak alacaklı ya da alacaklı avukatı, alacağını almak için her insanın bir yere ulaşmak üzere en kısa yolu seçmesi gibi en garanti ve çabuk tahsil etmek yoluna girer ve müteselsil sorumlu olan kefili seçebilir. Bir başka deyişle, kefilin sorumluluğu adi kefalete göre daha ağırdır. Yani, müteselsil kefalet borçluya başvurmadan ve taşınmaz rehnini paraya çevirmeden önce, alacaklıya, müteselsil kefile başvurma olanağı sağlar. Müteselsil kefaletin en önemli özelliği de budur. Peki kefil müteselsil kefil mi adi kefil mi olduğunu nereden anlayacak. Tabiî ki imza attığı sözleşme hükümlerine bakarak anlayabilecektir. İmza attığı sözleşme ticari işten kaynaklanan borç sözleşmesi ise zaten 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunun 7. Maddesine göre bu kefil sözleşmede aksi kararlaştırılmadıkça müteselsil kefildir. Dolayısıyla “Kanunu bilmemek mazeret sayılmaz” kaidesi gereği ben sadece imza atmıştım veya asıl borçlunun kaçırdığı taşınır-taşınmaz mallar var, önce ondan alın gibi veryansınları alacaklı duymayacak, işitmeyecektir. Vatandaşta borç yükünün altında kalacaktır.

Tüm bu mağduriyetlerin yaşanmaması temennisiyle.

Av. Büşra ARSLAN

Alya Hukuk Whatsapp
1
Merhaba, Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Merhaba
Randevu veya bilgi almak için tıklayınız.